ing money market account
Haberler




Otistik Bozukluk

Otizm, yaşamın erken dönemlerinde başlayan ve yaşam boyu süren, sosyal ilişkiler, iletişim, davranış ve bilişsel gelişmede gecikme ve sapmayla belirli nöropsikiyatrik bir bozukluk olarak kabul edilmektedir.


OTİSTİK BOZUKLUĞUN TARİHÇESİ VE SINIFLANDIRILMASI
Sanctis, 1906 yılında ‘’Dementia Praecocissima’’ (erken demans) terimini erken gelişim dönemlerinde anormalliği olan çocuklar için kullanmıştır. Yirminci yüzyılın başlarında çocuklarda görülen bu türlü bozukluklar ‘’psikoz’’ olarak değerlendirilmiştir.
Erken bebeklik otizmi ilk defa 1943 yılında Leo Kanner tarafından tanımlanmıştır. Kanner’ in yazısında tanımlanan çocukların doğumdan itibaren başka insanlar ile ilgilenme yetilerinin olamadığı, belirgin ekolalilerinin olduğu, zamirleri ters kullandıkları, davranışlarında tekrarlayıcı ve amaçsız etkinlikleri (stereotipi) olduğu, cansız nesnelere hevesli oldukları, değişikliklere tahammül edemedikleri bildirilmektedir.
İlk resmi tanı sınıflama sistemleri olan DSM-I ve DSM-II’ de çocukluk psikozları için yalnızca ‘’çocukluk şizofrenisi’’ terimi kullanılmıştır .
1970’ lere kadar otizmin formal tanı ölçütleri geliştirilmemiştir. 1971 yılında İnfantil otizm, iyi tanımlanmış bir klinik tablo olarak DSM-III’ de yerini almıştır.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’ nün, ICD-9 tanı sınıflamasında otistik bozukluk psikozlar başlığı altında yer almaktadır. DSM-III-R ve ICD-10 tanı sistemlerinde ise ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’ başlığı ortak olarak yer almaktadır. DSM-III-R’ da ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’, ‘’otistik bozukluk’’ ve ‘’başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluklar’’ alt başlıklarını içermektedir. ICD-10’ da ise ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’ başlığı altında ‘’çocukluk otizmi’’, ‘’atipik otizm’’, ‘’Rett sendromu’’, ‘’çocukluk çağının başka bütünleşme bozukluğu’’, ‘’zeka geriliği ve stereotipik hareketlerle birlikte olan aşırı hareketlilik bozukluğu’’ ve ‘’Asperger sendromu’’ sınıflandırılmıştır. Son olarak DSM-IV’ te ‘’yaygın gelişimsel bozukluklar’’ başlığı altında ‘’otistik bozukluk’’, ‘’Rett bozukluğu’’, ‘’çocukluğun dezintegratif bozukluğu’’, ‘’Asperger bozukluğu’’ ve ‘’başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluk (atipik otizmi de kapsar)’’ yer almaktadır.


EPİDEMİYOLOJİ

Toplumda otistik bozukluğun yaşa özgü olarak 3.3-16/10.000 oranında olduğu bildirilmektedir. Yapılan çalışmalarda yaygınlığın yaşa özgü olarak belirgin değişiklikler gösterdiği ileri sürülmektedir. Ancak, yaygın gelişimsel bozukluk ve tüm otistik bozukluk spektrumu ele alınacak olursa 10.000’ de 21 kadar görüldüğü belirtilmektedir.
Otistik bozuklukta erkek/kız oranı 4/1 olarak bildirilmektedir (255, 127, 123). Ancak kızların erkeklere göre daha ciddi olarak etkilenme eğilimlerinin ve aile öykülerinde bilişsel bozulmaların daha olası olduğu bildirilmektedir.
Her sosyoekonomik düzeyde görülebilmektedir.


ETİYOLOJİ VE PATOGENEZ

Otizme sıklıkla zeka geriliğinin eşlik etmesi, epileptik bozukların ve EEG anormalliklerinin insidensinin yüksek olması, sık olarak diğer tıbbi durumlar ile birlikte görülmesi, genetiğin öneminin bilinmeye başlanması, ayrıca beyin görüntüleme, elektoensefalografik, otopsi ve nörokimyasal çalışmalarda anormalliklerin bulunması ile daha çok biyolojik bir bozukluk olduğu düşünülmektedir.


PSİKODİNAMİK VE AİLESEL ETMENLER:
Kanner, otistik çocukların ailelerinde yüksek eğitim düzeyinin olduğunu, bunların obsesif kişilik özelliklerine sahip, soğuk, mükemmeliyetçi, yeterince duygusal ilişki kuramayan anne ve babalardan meydana geldiklerini belirtmiştir. Ancak bu bulgular son 50 yılda yapılan çalışmalarda tekrar gösterilememiştir. Normal çocuklar ile otistik çocukların yetiştirilme şekilleri yönünden anne ve babaların karşılaştırıldığı çalışmalarda da bir farklılık bulunmamıştır. Aile işlevlerinde bozulma ya da psikodinamik etmenlerin otistik bozukluğun gelişmesine neden olduğuna dair doyurucu kanıtlar da yoktur.


GENETİK ETMENLER: Otizmin etiyolojisinde genetik etmenlerin rol oynadığını gösteren kanıtlar çeşitli epidemiyolojik çalışmalardan elde edilmektedir. Otistik probandın kardeşlerinde otizm sıklığı %2-6 iken toplumdaki risk oranı %0.1 ile %0.2 arasında değişmektedir. Bu oranlar normal populasyona göre 50-100 kat daha fazladır.
İkiz çalışmaları da otizmde genetik etmenlerin rol oynadığını düşündürmektedir. Yapılan araştırmalarda monozigot ikizlerdeki konkordans %36-96 arasında değişmekte iken, dizigot ikizlerde %0-24 arasındadır.
Otizm için özgül bir gen bulunamamış olmasına karşın, son zamanlarda serotonin taşıyıcı genin otizmle olası bir bağlantısının olabileceği ileri sürülmüştür.
Bazı sitogenetik anormallikler otizm ya da otizme benzer davranışlarla birlikte olabilmektedir (örneğin, fragile X; 15 nci kromozomun fazlalığı; 18q anormalliği; 1, 7, 21’ nci kromozomlarının kompleks kromozomal yeniden düzenlenmesi; Y kromozom anoploidileri gibi). Ancak bildirilen sitogenetik anormalliklerin sayısının çok az olması otizmle ilgilerini ortaya koymayı güçleştirmektedir.


DOĞUM ÖNCESİ, DOĞUM SIRASI VE DOĞUM SONRASINDAKİ ETMENLER:
Yapılan çalışmalarda obstetrik komplikasyonların otistik bozukluğu olan çocuklarda kontrol gruplarına göre daha yüksek oranda olduğu bulunmuştur. Otistik bozukluğun görülmesinin çocukların doğma sırası ile de ilgili olduğu da ileri sürülmektedir. Otistik bozukluğun birinci, dördüncü ve daha sonra doğan çocuklarda meydana gelmesinin daha olası olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda obstetrik komplikasyonlar da birinci, dördüncü ve daha sonra doğan çocuklar arasında daha sıktır.
Perinatal zedelenmelerin otizme özgü olmadığı halde otizmin etiyolojisinde rol oynayabileceği ileri sürülmektedir. Otistik çocukların öykülerinde gebelik sırasında, ilk trimestirden sonra annede kanama ve amniotik sıvıda mekonyumun olması daha sık olarak gözlenmektedir. Yenidoğan döneminde otistik çocuklarda solunum sıkıntısı sendromu (respiratory distress syndrome) nun ve yenidoğan anemisinin insidensi daha yüksektir. Gebelik sırasında kokain kullanan annelerin çocuklarında yaklaşık %11.4 oranında otistik bozukluğun görüldüğü bildirilmektedir. Otistik çocukların doğum öncesi, doğum sırası ve doğum sonrası öyküleri incelendiğinde, enfeksiyon hastalıkları, ilaç kullanma, yüksek kan basıncı, toksemi, ödem, 36 haftadan önce doğum, gebelik süresinin 42 haftadan uzun olması, forseps veya vakumla müdahale, geliş bozuklukları (çene, alın, ayak gelişi vb.), genel anestezi, sezeryan, kordon komplikasyonları, solunum problemleri, düşük apgar skoru, uzamış sarılık ve matürasyon geriliği önemli ölçüde yüksek olarak bulunmuştur. Perinatal ve postnatal etmenlerin yüksek fonksiyonlu otistiklerde daha az, düşük fonksiyonlu otistiklerde ise daha fazla rol oynadığı bildirilmektedir.
Otistik çocuklarda kardeşlerine ve normal çocuklara göre daha çok silik doğumsal fiziksel anormalliklerin görülmesi gebeliğin ilk trimestirindeki komplikasyonların önemli olduğunu düşündürmektedir. Bununla birlikte obstetrik komplikasyonların otistik bozukluk riskini artırmadığını ileri süren yazarlar da vardır.


BİYOKİMYASAL ETMENLER: Otizmde, bir çok nörokimyasal defisitler araştırılmıştır. Otizmde, birçok kez, kandaki serotonin (5-HT) düzeylerinin yüksek olduğu gösterilmiştir. Hiperserotonineminin biyolojik önemi açık değildir. Bazı yazarlar, serotonin düzeylerinin genetik yatkınlıkla birlikte olabileceğini ileri sürerken bazıları da serotoninin beynin gelişiminde trofik rol oynayabileceğini, beyin serotonindeki erken defisitlerin merkezi sinir sistemi (MSS) nöronlarının maturasyonununda bozulmaya neden olabileceğini ileri sürerler. Serotoninin nöronal farklılaşmayı, nöroblast bölünmesini, hücre göçünü, sinaps oluşumunu etkilediği bildirilmiştir. Otistik bozukluğu olan kişilerin %25-33‘ ünde tam kan serotonininde artış olduğu gösterilmiştir. Bu bulgu otizme özgü değildir. Otistik bozukluğu olmaksızın zeka geriliği olan olgularda da bu gözlenmektedir. Zeka geriliği olmaksızın otistik bozukluğu olan çocuklarda yüksek insidansta hiperserotonemi gözlenmektedir. İlginç olarak yaygın gelişimsel bozukluk (YGB) ve zeka geriliği tanılarının ikisini de alan çocukların çok azında serotonin artışının olduğu gözlenmiştir. Bir çalışmada otistik çocuklarda kanda ve beyin omirilik sıvısı (BOS) nda serotonin içeren nöronlara karşı antikorlar bulunmuştur. Otistik bozukluğu olan kişilerin MSS 5-HT nörotransmisyonundaki geçici dalgalanmalara daha duyarlılığın olduğunu düşünülmektedir. Otistik bozuklukta seçici serotonin gerialım inhibitörlerinin sterotipik davranışları azalttığı ve sosyal etkileşimi arttırdığı bildirilmektedir (55, 123).
Bazı araştırmacılar otistik bozukluğu olan çocuklarda MSS’ inde dopamin metabolizmasında bozukluğun olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bazı otistik çocuklarda dopaminin başlıca metaboliti olan homovalinik asit (HVA) in BOS’ ta artışının içe çekilme ve stereotipilerdeki artış ile birlikte olduğu bildirilmiştir. Otistik bozuklukta belirti ciddiyetinin BOS 5-hidroksindoleasetik asitin (5-HIAA, serotoninin metaboliti) HVA’ e oranının artması ile azaldığı gösterilmiştir. Beyinin evrimsel gelişiminde serotonin gibi dopaminin de rol oynadığı ileri sürülmüştür. D2 reseptör uyarısının nöron gelişimini ve dallanmayı artırdığı gösterilmiştir. Dopamin antagonistleri otistik belirtiler üzerinde olumlu etkiler gösterebilmektedir.
Noradrenerjik sistemin de YGB’ da önemli rol oynadığı düşünülmektedir. Bu sistem dopaminerjik ve serotonerjik sistemleri, endojen opioidleri ve nörohormonal etkinliği doğrudan etkileyerek uyarılma durumlarında önemli olan düzenleyicidir. Otistik bozukluğu olan kişilerde noradrenerjik sistemin aşırı çalışmasını gösteren ip uçları, birçok otistik çocukta kardiovasküler anormalliklerin, kalp atım hızının fazla ve kan basıncının yüksek olduğunun gözlenmesidir. Noradrenerjik sistemin aşırı etkinliğinin beyin sapında aşırı uyarılmışlık hali meydana getirdiği ve bundan dolayı YGB olan çocuklarda tekrarlayıcı duyusal motor görünümlerin, ekolalinin ve garip sosyal ilişkinin oluştuğu ileri sürülmüştür. Bununla birlikte otistik bozuklukta noradernerjik ve adrenerjik işlevleri araştıran çalışmalar çelişkili sonuçlar vermiştir.


NÖROLOJİK, NÖROANATOMİK, NÖROHİSTOLOJİK VE BİYOLOJİK ETMENLER:
Tüberous sklerosis seyrek görülen otozomal dominant bir hastalıktır. Smalley ve arkadaşları bir kaç çalışmayı gözden geçirmiş ve tüberous sklerosiste %17-58 oranlarında otizmin görüldüğünü, otizmde tüberous sklerosisin ise %0.4-3 kadar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Özellikle temporal loblara yerleşen tüberlerin otizmle birlikte olduğu bildirilmektedir. Bu nedenle temporal lobların nörogelişimsel anormalliklerinin otizmin ya da atipik otizmin gelişmesi açısından risk meydana getirebileceği ileri sürülmüştür. Bazı araştırmacılar bu birlikteliğin, koinsidanstan çok tüberlerin kortikal bölgelerdeki lokalizasyonu ile ilgili olduğunu ileri sürmektedir.
Çoğu viral olmak üzere çeşitli doğum öncesi enfeksiyonların otizmin etiyolojisiyle bağlantılı olduğu ileri sürülmüştür. Bunların başlıcaları rubella, sitomegalovirus, varisella zooster, sifiliz, toksoplazmosis ve herpes simplekstir.
Özellikle amigdala ve hipokampus başta olmak üzere temporal lobu etkileyen patolojik olayların otizme benzer belirtilerin gelişimi ile ilgili olduğu düşünülmektedir. Maymunlarla yapılan çalışmalarda yaşamın ilk üç haftasında amigdala ve hipokampus bilateral olarak çıkarıldığında otistik belirtiler gözlenmiştir. Bir olgu sunumunda otistik belirtileri ve temporal lobta tümörü olan bir kişide tümörün çıkarılmasından sonra otistik belirtilerin bazılarında kaybolma olduğu bildirilmiştir.
Yapılan çalışmalar sonucunda otistik bozuklukta temporal lobların dışındaki beyin bölgelerinin de önemli olduğu gösterilmiştir. Otistik bozuklukta beyindeki patolojileri ortaya koymak amacı ile elektrofizyolojik çalışmalar (elektroensefalografi, beyin sapı işitsel uyarılmış potansiyeller, işitsel orta latensi yanıtları, olayla ilintili potansiyeller), beyin görüntüleme çalışmaları (bilgisayarlı tomografi, magnetik rezonans görüntüleme, positron emisyon tomografisi, tek foton emisyon tomografisi) ve otopsi çalışmaları yapılmıştır.
Elektrofizyolojik çalışmalar: Otistik bozuklukta epileptik nöbetlerin %4-32 arasında görüldüğü bildirilmektedir. Bu oran topluma göre (%0.4 - %0.6) önemli derecede yüksektir. Otizme özgü bir EEG anormalliği bildirilmemektedir. Genel olarak otistik çocukların EEG özellikleri yeni yürüyen çocuklara (toddler) benzemektedir. Bu durum otistik bozuklukta MSS’ de olgunlaşmanın geciktiğini desteklemektedir.
Bazı yazarlar otizmde beyin sapı disfonksiyonu olabileceğini savunmuşlar ve bu amaçla 1970’ li yıllarda ve 1980’ li yılların başlarında Beyin Sapı İşitsel Uyarılmış Potansiyeller (BAER) çalışılmış ve bu çalışmaların bazılarında anormalliklerin olduğu bildirilmiştir. Ancak son zamanlarda yapılan çalışmalarda sonuçların normal olduğu bildirilmiş ve eski yapılan çalışmalar teknik yetersizliklere bağlanmıştır.
Beyin Görüntüleme Çalışmaları: Otistik bozuklukta %20-25 oranında BBT’ de ventriküllerde genişlemenin görüldüğü bildirilmiştir. Parieto-oksipital asimetri diğer bir BTT bulgusudur. Ancak her otistik bireyde bu sonuçlara ulaşılmamıştır.
Son zamanlarda otistik ve normal çocuklarla karşılaştırmalı olarak yapılan beyin Magnetik Rezonans Görüntüleme (MRI) çalışmalarında total beyin volümünün daha fazla olduğu bulunmuştur. Hacimdeki artma en çok oksipital, parietal ve temporal loblardadır. Frontal loblarda farklılık görülmemiştir. Etiyolojisi ve neye işaret ettiği bilinmese de volümün daha fazla bulunması, nörogenesisin artmasından, nöron ölümünün azalmasından, glial hücreler ya da kan damarları gibi nöronal olmayan beyin dokusunun artmış üretiminden kaynaklanabilir. Bazı beyin MRI çalışmalarında posterior vermal lobül VI ve VII’ nin ve serebellar hemisferlerin hipoplazisi bulunurken, bazılarında bu bölgelerde hiperplazi bulunmuştur. Yazında bu bölgelerde kontrol grubuna göre bir farklılığın olmadığını bildiren çalışmalar da vardır. Bununla ilgili olarak otistik bozukluğun serebellar patolojiyi gösterme yönünden iki alt tipinin olabileceği düşünülmüştür. Vermal lobül VI ve VII’ nin midsagittal alanları ile otistik çocukların ZB karşılaştırıldığında vermal hipoplazisi en ciddi olanların en düşük ZB’ ne sahip oldukları, zihinsel bozukluğu az ya da olmayanlarda ise vermal anormalliğin olmadığı bildirilmektedir. Otistik çocuklarda corpus callosumun posterior bölgelerinin volümünün azaldığı ileri sürülmektedir. Bu bölgeye parietal lob fiberleri projekte olmaktadır. Bu bulgular otizmde parietal lob tutulumunun olduğunu düşündürmektedir. Yapılan bazı çalışmalarda otistik çocukların %43’ ünde pariyetal lob volümünde azalma olduğu ileri sürülmüştür. Parietal lobların beyaz cevherinde volüm kaybı, parietal sulkuslarda genişleme olduğu bildirilmiştir. Otistik çocuklarda kontrol grubuna göre daha küçük beyin sapı olduğunu bildiren çalışmalar da vardır. Bazı çalışmalarda pons ve orta beyin yapılarının ölçümleri açısından (süperior ve inferior kolliküli) farklılık bulunamaz iken bazılarında küçük olarak bulunmuştur (109). Ortabeyin işlevi ile ilgili olarak bulguların önemi bilinmemektedir. Orta beyin, pons ve medulla oblangatadaki küçük görünüm daha önce mental retardasyonu olan çocuklarda da bildirilmiştir. Bazı MRI çalışmalarında başta polimikrogria olmak üzere kortikal anormallikler bulunmuştur. Bu anormallikler gelişimin ilk altı ayındaki hücre göçü anormalliklerini yansıtabilir. Sonuç olarak otistik bozuklukta BBT ve beyin MRI incelemeleri bu çocuklarda özgün ve ortak patolojileri göstermemektedir ve yapılan çalışmalardaki bulgular her zaman birbiriyle uyumlu değildir.
Positron Emisyon Tomografisi (PET) tekniği ile beyinin bölgesel metabolik etkinliği, beyin kan akımı ölçümü yoluyla dolaylı ya da bölgesel glukoz kullanımının ölçümü yoluyla doğrudan yapılabilir. Otistik bozukluğu olan kişilerde sol > sağ anterior rektal girus asimetrisinin, normal grupta ise sağ > sol asimetrisinin olduğu ileri sürülmüştür.
Tek Foton Emisyon Komputurize Tomografi (SPECT) çalışmasında otistik grupta normal kontrol grubuna göre kortikal metabolizmada yaygın olarak azalmanın olduğu saptanmıştır.
Kemper ve Bauman, 3’ ü yetişkin 3’ ü çocuk olmak üzere 6 otistik kişinin otopsi çalışmasında hipokampus ve amigdalada yoğun nöron pakeleri (densely packed neurons) olduğunu görmüşlerdir. Serebellumda, Purkinje ve granüle hücre nöronlarında azalma olduğu bulunmuştur.
Otistik çocukların beyin otopsi çalışmasında Purkinje hücrelerinde ve granule hücrelerde kayıpların olduğunu, gliosisin bu bulgulara eşlik etmediğini bildirmiştir. Gliosis, bebeklik döneminden sonra nöronların dejenere olması ile ortaya çıkar. Ancak Purkinje, granüle ve fastigial nöronların kayıplarına gliosis eşlik etmediği için başlangıcın belki de ikinci trimestire kadar erken olabileceği düşünülmektedir.


İMMUNOLOJİK ETMENLER:
Otistik hastalarda T hücresinin aracılık ettiği immünitede eksiklikler olduğu ileri sürülmüşür. T lenfositlerinin mitojenlere olan proliferatif cevabı düşük bulunmuştur.
NK hücre etkinlikleri bazı otoimmün hastalıklarda azalmış olarak bulunmuştur. Otistik çocukların %40’ ında önemli derecede NK sitotoksisitesinin azaldığı ve bu çocuklarda NK hücre sayısının normal olduğu bildirilmiştir. Bununla ilgili olarak, NK hücresi sitotoksisitesindeki göreceli azalmanın, virus ile fetusun ya da yenidoğanın nörolojik zedelenmeye yatkınlığını artırabileceği ileri sürülmüştür.
Otistik çocuklardaki immunglobulin (Ig) çalışmaları çelişkili sonuçlar vermiştir. Bazı çalışmalarda serum ve BOS Ig’ lerinde yükselme bulunmazken, bazılarında serum Ig G, Ig M, Ig A düzeylerinde yükseklikler bulunmuştur. Ancak bunlardan sadece Ig G’ de önemli artış vardır.
Otizmde beyine karşı oluşan antikorlar araştırılmıştır. Yapılan bir çalışmada, 15 otistik çocuğun 10’ unda, babalarının ve kardeşlerinin yarısında nöron akson filament proteinlerine karşı serumda antikorlar saptanmıştır. Bu antikorlar, Kuru ve Creutzfeld Jacob hastalığı gibi nörotropik yavaş virus enfeksiyonlarında da gözlendiğinden çocukların dokuzu immünomodülant tedaviye alınmıştır. Tedavi sonucunda T hücre işlevlerinde kısmi düzelme ile konuşma terimlerinde, öğrenme yetilerinde, dikkat sürelerinde ve uykularında klinik iyileşme görülmüştür. Ancak yapılan başka bir çalışmada ise MSS antijenlerine (insan frontal korteks hücreleri zarlarına) karşı oluşmuş otoantikorlar tespit edilmemiştir. Ancak bu çalışmada sadece frontal korteks, antijen kaynağı olarak alınmıştır. Beyinin diğer bölgelerinin araştırılması ile farklı sonuçlar elde edilebilir.
Otistik çocuklarda miyelin temel proteini ile tepki veren antikorlar (anti-MBP) yaklaşık %58 oranında görülürken, kontrol grubunda bu oran %9 olarak bulunmuştur. Anti-MBP’ nin otistik davranışların gelişimi ile birlikte olduğu ileri sürülmektedir.
Otistik hastaların bir kısmında serotonin bağlanma yerlerine (5-HT reseptörlerine) karşı kanda ve BOS’ ta otoantikorların olduğu tespit edilmiştir.
Otistik çocuklarda ve birinci derece akrabalarında, akraba olmayan sağlıklı kontrol gruplarına göre, a-2 adrenaljik bağlanma yerlerini inhibe eden Ig G fraksiyonunda önemli artışın olduğu ileri sürülmüştür. Bu, otistik çocuklar ve birinci derece akrabalarında a-2 reseptörlerine karşı otoantikorların olduğu izlenimini uyandırmaktadır. Tersine dopamin reseptör bağlanmasının otistik çocuklarda kontrollere göre değişmediği ileri sürülmüştür. Bu bulgu, otizmde noradrenaljik sistem tutulumunu gösteren bir kanıttır.
Otizm ile fetal antijenlere karşı oluşmuş anormal anne bağışıklığı arasındaki bağlantıyı araştırmışlardır. Bu çalışmada, otistik çocuğu olan 11 annenin 6’ sında (%54), çocukların lenfositlerine karşı önemli derecede yüksek kompleman bağlantılı sitotoksik tepki görüldüğü bildirilmiştir. Bu tepki sağlıklı çocuğu olan 20 annenin sadece 2’ inde (%10) bildirilmiştir. Otistik çocuğun lenfositleriyle tepkiye giren anne plazması tüm olgularda babanın lenfositleriyle de tepkiye girmiştir. Burada çalışılan antikorlar IgM yapısındadır. 6 immünreaktif annenin 5’ inde daha önce tekrarlayan düşükler gibi doğum komplikasyonları var iken, otistik çocuğu olan diğer annelerin sadece birisinde böyle komlikasyonların olduğu belirtilmiştir. Bu bulgular otistik çocuğu olan annelerin bir grubunda, anormal maternal fetal immün tepkinin, otizmin ve doğum komplikasyonlarının gelişimi ile ilişkili olabileceği izlenimini uyandırmaktadır.
Maternal immünoreaktivite ve otizmin gelişimi ile ilgili ayrıntılı iki varsayım ileri sürülmüştür: İlki, lenfositlerin hücre membranlarındaki antijenlerle çapraz tepki veren maternal antikorlar trofoblast dokusu antijenleriyle de tepki verirler. Bu, fetusa olan kan akımının geçici olarak azalmasına ve ölümcül olmayan beyin hasarına neden olur. Diğeri, maternal antikorlar fetusun nöral dokusunda doğrudan immunolojik hasar yapabilir.
İmmünolojik düzeneklerin normal nöronal hücre göçünü, aksonal gelişimi ve sinaps oluşumunu engelleyebileceğini ileri sürülmüştür. Bütün bunlar otizmle ilgili olabilir.


ENDOKRİN SİSTEM VE ENDORFİNLER:
Melatonin sekresyonun işlevsel ritmindeki bozukluğu ileri sürülmüştür. Hipotalamus - hipofiz - adrenal aks ve tiroid fonksiyon testleriyle yapılan çalışmalarda çelişkili sonuçlar elde edilmiştir. Son yıllarda oksitosin hormonu otistik bozuklukta araştırılmıştır. Oksitosin hipotalamusta sentez edilir. Oksitosin memelilerde uterus kasılmalarını ve süt salınımını sağlar. Oksitosinin cinsel bağlanmada ve anne-bebek bağlanmasında önemli olduğu ileri sürülmektedir. Otistik çocuklarda normal çocuklara göre daha düşük plazma oksitosin düzeylerinin olduğu bulunmuştur. Normal çocukların plazma oksitosin düzeylerinin yaş ile birlikte arttığı ancak bu artışın otistik çocuklarda görülmediği bildirilmektedir.
Otistik bozuklukta beta-endorfinler de dahil olmak üzere beyin opiat peptitlerinin aşırı salgılanmasının önemli olabileceğini aşağıdaki çalışmalar düşündürmektedir: (i) Otistik çocuklarda gözlenen bir takım belirtilerin opiat bağımlısı olan kişilerdeki belirtilere benzediği gözlemlenmiştir. (ii) Doğum öncesi opiatlara maruz kalan bebeklerde otizme benzer belirtiler görülmektedir (iii) Opiat antagonisti verilen laboratuvar hayvanlarının sosyal gereksinimlerinde artış olmaktadır. Bu gözlemlere dayanarak otistik bozuklukta opiat sisteminde aşırı salgılanma olduğunun kanıtları iki alanda araştırılmıştır: (1) Otistik çocukların vücut sıvılarında endorfinlerin ve diğer nöropeptitlerin düzeyleri ölçümüştür. Bunların sonucunda çelişik sonuçlar bulunmuştur. (2) Otistik bireylerde opiat antagonisti olan naltrekson ile yapılan çalışmalarda da birbiriyle uyumsuz sonuçlar elde edilmiştir.

<SPAN

Ana Sayfa | Hakkimizda | Hizmetlerimiz |Amacımız | Iletisim © 2007